top of page

ALLAH (c.c) ZÂLİMLERİ SEVMEZ 5.(BEDDUA, LÂNET OKUMAK VE LÂNETE UĞRAYANLAR)

https://www.youtube.com/watch?v=2Nj3RgirNR0

ALLAH (c.c) ZÂLİMLERİ SEVMEZ 5.

(BEDDUA, LÂNET OKUMAK VE LÂNETE UĞRAYANLAR)

Arkadaşlar, geçen hafta ki dersimizde zulüm çeşitlerinden ülke içerisindeki zulmün halkın çoğunluğuna sirayet ettiğinde memleketin elden çıkmasına sebep olacağı konusunu işlemiştik. İnşallah bugünkü dersimizde de zulmün on beşinci başlığını işlemeye ve nefsimizi onarmaya devam edeceğiz.

On beşinci başlığımız. “Zalimlerin Acı Sonları”. Esteîzü billah, “Elâ lânetullahi ale’z-zâlimîn” “Dikkat ediniz! Allah'ın lâneti zalimler üzerinedir.” (Hûd, 11/18.). Yine diğer bir ayeti kerime “en lânetullahi ale’z-zâlimîn” “Allah'ın laneti zalimlerin üzerine olsun” (A’raf, 7/44.). Birinci âyeti celile de Cenâb-ı Hak direk zâtının lanetinden ifade ederken, ikincide de bize yol göstermektedir. Bu sûretle zalimlere lanet etmemizin önünü açmıştır. Burada beddua ve lanet kelimesini biraz işlememiz gerekiyor. Çünkü her ne kadar zalimlere beddua ve lanetullah okunabilmektedir desek de, kimi zaman da biz bu beddua ve laneti kendi nefsimize, ailemiz ve çoluk çocuğumuza hatta kullandığımız hizmetimizdeki araçlara kadar ne yapıyoruz? O kelimeyi kullanıveriyoruz. Onun sıradan bir şey olduğunu zannediyoruz. Onun için beddua ve laneti bir başlık altında kısa da olsa ifade etmek gerekmektedir. Cenâb-ı Hakkın hem zâtının zalimlere lanet etmesi hem de umum melaikenin, peygamberlerin, sıddıkların, şehitlerin, salih müminlerin, kısacası bizlerin lanet yapabilmemizin önünü açması birisi Hûd suresinin on sekizinci âyeti, diğeri A’râf suresinin kırk dördüncü ayeti ile mümkün kılınmıştır. Lanet kelimesi Kur'ânımızda 41 kez geçer. Bakın, sıradan bir şey de değilmiş demek ki! Mazlum bir kişi, kendisine zulmeden zalimin sadece şahsına beddua edebilir. O zalimin aile efradına değil. Kendisine zulmeden bu zalime başkalarının da duyacağı şekilde yüksek sesle beddua edebilir. Nitekim İmam Fahreddin Râzî hazretleri bu durumda yüksek sesle beddua edebileceğini Kur’an-ı Kerim’deki iki ayet-i celilenin tefsirleri ile bize ifade ediyor. O iki ayet-i celilenin meâllerine baktığımızda arkadaşlar, aslında işin özü, Allah Celle Celâluhu kötü sözün aleni söylenmesini sevmez, ancak zulme uğrayanlar müstesna. Bakın, zalime herkesin duyacağı şekilde beddua edilmesine, kötü söz söylenmesine Cenâb-ı Hak dahi müsaade ediyor ve bu Kur’an’da iki surede geçmektedir. Görüyoruz ki zalim o kadar Cenâb-ı Hakkın lanetine uğruyor, o kadar Cenâb-ı Hakkın gazab-ı ilahisini üzerine çekiyor ki, Cenâb-ı Hak kötü sözün alenen söylenmesini sevmemekle beraber ancak zâlime söylenebileceğine imkân tanıyor. Demek ki zalim Cenâb-ı Hak katında bu kadar sevilmeyen bir insandır. Yine Nuh suresinin yirmi sekizinci âyeti ile bu beddua ve lanet konusunu tamamen anlaşılır hale getirmek için bir ayet-i celile okuyacağız. Ondan sonra bizim kendi hayatımıza indirgeyeceğiz. Esteîzübillah, “Rabbiġfir lî velivâlideyye ve limen dehale beytiye mu’minen velilmu’minîne velmu’minâti velâ tezidi’z-zâlimîne illâ tebâra(n).” (Nuh, 71/28.). “Rabbim. Beni, anne ve babamı” Dikkat buyurun arkadaşlar bu âyet-i celilenin altını çiziyorum. “Mü’min olarak evime girenleri.” O kadar ilginç ki? “Mü’min olarak evime girenleri.” Biraz sonra aşağıda azıcık da açıklayacağım. “Mü’min erkekleri ve mü'min kadınları mağfiret et. Zalimlerin de sadece helâkini ve perişanlığını artır.” Şimdi burada Rabbimiz bize dört tane dua öğretti. Ve o dört duadan neyi, nerede, kime, nasıl dua yapmamızla ilgili olarak adeta bizi bir eğitim mektebinden geçirdi demek ki. Ve li-men dehale beytiye mü’minen”, “benim evime” buyuruyor. Beyt, ev demektir. “Dehale mü’minen”, mü’min/inanarak giren”, erkek kadın kim ise bunlar dostlarımız olur, arkadaşlarımız olur, misafirlerimiz olur veya geçirdiğimiz bir durumdan dolayı ziyaretçilerimiz olur. Demek ki bunlar mü'min olarak girdi. Biz bunları uğurladık. Bitti mi işimiz! Bu âyet-i celileye göre bitmiyor. Bize bir şey öğretiyor Cenâb-ı Hak. Bunlar evimizden ayrıldıktan sonra dostumuz, arkadaşımız, misafirimiz veya çeşitli musibetlerden dolayı gelen ziyaretçilerimiz. Onların hiç haberi olmadan biz ne yapacağız; “Yâ Rabbi! Bugün beni ziyaret eden bu dostumun, arkadaşımın, misafirimin günahlarını af eyle” diye dua edeceğiz. Çünkü Cenâb-ı Hak, evimize her gelen misafirin ardından bu duayı yapmamızı murad etmektedir. Bunu yapmıyor isek şu emre ne kadar itaatsizlik etmiş oluyoruz, değil mi? Cenab-ı Hak’tan onların mağfireti için dua ettik mi? Belki bugüne kadar bilmiyorduk. Olabilir. O zaman bugün öğrendik artık. Onları dua ile ikramla uğurlayacağız. Hemen ayetin sonuna doğru bakın. Erkek mü’minleri ile kadın mü'minleri ikisini de ayrı ayrı saydı Rabbimiz. Demek ki bugün dünyada yaklaşık olarak bildiğimiz bir milyar sekiz yüz milyon Müslüman var. Belki biraz daha fazla ama bizim kabaca bildiğimiz bu. Dünyadaki bu kadar mü’mine, her gün hepimiz duamızın birisinde günlük üç kez beş kez neyse dua ettiğimizde, dualarımızın birisinde eğer bu dünyadaki bütün mü’minleri kısa bir kelime ile “Yâ Rabbim! Mü’minleri affet” demiyor isek, o zaman ne olacak; “velilmu’minîne velmu’minâti velâ tezidi’z-zâlimîne illâ tebâra(n)” yani onları günahlarından tebrie et, arındır demez isek arkadaşlar bundan sorumlu tutulacağımızı bilmemiz gerekir. Yukarıda zikrettiğimiz Nuh suresi 28. ayet bize böylesi bir mesuliyet hassasiyeti yüklemektedir. Bu uyarıdan sonra devam ediyoruz. Bu âyet-i celile üzerinde Hz. Peygamberimiz şöyle buyuruyor: “Kafir de olsa, mazlumun bedduasından sakının. Zira onun bedduası ile Allah arasında bir engel yoktur.” Bakın, katil bile olsa Resulullah Efendimiz o küfrünü aleni vurguladıktan sonra buyurdu ki, onunla duası arasında Rabbimiz hiçbir perde engel koymuyor. Yeter ki bu kişi mazlum olmuş, zulme uğramış olsun. Cenâb-ı Hak o kulunun bu çağrısına ne yapıyor, icabet ediyor. Öyleyse arkadaşlar, ister malı uğrunda ister canı uğrunda, isterse namusu uğrunda olsun, ne bir Müslümana ne bir gayrimüslime ne de günahlarını küçümseyen fâsıka, bunların hiçbirisine bizim zulüm yapma hakkımız asla yoktur. Kaldı ki zalim deyince hep küffar içinden çıkar diye bir kaide yok ki. Müslümanların içinde de nice zalimler var. Müslüman, gayrimüslim veya fâsık bedduada bulunmuş olabilir. Cenâb-ı Hak ne yapıyor? Bunların beddualarının önüne bir engel koymuyor. Nitekim mazlumun Müslüman olmasının şart olmadığı Peygamberimiz tarafından da ifade edilmiştir. Öyleyse arkadaşlar, günahkâr yahut kâfir bile olsa bir kimse başka birine asla zulmedip de onun bedduasını almamaya gayret etmelidir. Kimi zaman bu yapılan beddua sonucunda diyelim ki o kişinin başına bir iş geldi. Yani biz birisine beddua ettik. Onun başına bir musibet geldi. O zaman bu kişi ne yapıyor? Şimdi bu cümleler çok önemli. Çünkü burayı fıkıh otoritelerimizden aldık. Bir kimse başka birisine “ben ona dua ettim ya da gizli oklarla o kişiyi darbettim. Ya da Enfâl suresini okuyarak onun ölümüne sebep oldum” der ise bu kişi kezzaptır, yalancının da yalancısıdır. Çünkü bu kişi şu suçu işlemiştir: Sen nereden biliyorsun yaptığın bedduayla veya yaptığın bütün o kişi hakkında olumsuz duaların kabul edildiğini! O kişinin başına o musibetlerin, senin bedduaların neticesinde geldiğini bunu biliyorum iddiasında nasıl bulunabiliyorsun?. Bunu biliyorum iddiası nedir arkadaşlar, gaybı bildiğini iddia etmektir. Gaybı biliyorum, anlamına geldiği için bizim fıkıh otoritelerimizden iki yüz yıl evvel şu komşumuz Suriye’nin Şam dediğimiz kentinde yaşamış ve orada vefat etmiş, oraya defnedilmiş olan İbni Âbidin Reddü’l-muhtâr diye veya diğer adıyla halk arasında İbni Âbidin diye bilinen fıkıh kitabında bu yönde hükümler beyan etmiştir. Bizler ise şimdi bir ilmihâlden bile kaçar hale geldik. Oysa ki bu âlim 9775 sahifelik bir Hanefi fıkıh eseri vücûda getirmiştir. İşte o, yukarıdaki cümleleri söyleyeni, gaybı bildiğini iddia etmiştir diyerek, o kişi hakkında kezzaptır, yalancıdır diyen fıkıh otoritesidir. Bu zatın maneviyatı da o kadar ilginç ki, zaten vefatı da tam 63 yaşında vâki olmuştur. Hz. Peygamberimizin ahirete irtihal ettiği yaşta vefat etmiştir. Bu zatın şu söylediklerine kendimize çeki düzen vermek adına kulak vermemiz icap ediyor. O şöyle anlatıyor: Her namaz bitiminde, ister iki rekatlık ister dört rekâtlık isterse de üç rekatlık olsun farketmez. Sonunda tahiyyâtı okurken, şehadet kelimesine geldiğinde diyor, Hz. Peygamberimizi o anda ruhaniyetini görürsem, namazımın kabul ve makbul olduğuna kanaat getirir selamımı veririm. Ancak Hz. Peygamberimizin ruhaniyetini görmezsem, selam verir, o namazı tekrar iade ederim. Bu noktaya gelmiş! Namazının içinde aleni olarak Resulullah Efendimiz’in ruhaniyetini görüyor ve oradan anlıyor ki namazım kabul ve makbul oldu. Rabbimin katında bu kadar genç yaşta böylesi bir deha olan fıkıh âlimi ve otoritesinin, hayatından aktarılan bu kısa bir kesit de maneviyatta ne kadar bir zirve mübarek olduğunu gösteriyor. İşte onun bu hükmünden sonra arkadaşlar, günümüzde 50 yaş aşağısının ciddi şekilde tesir altında kaldığı ama özellikle de gençliğin çok çok etkilendiği, adına astroloji yahut yıldız falı veya yıldızname denilen ama şimdi biraz daha işi kelime oyuna getirip burç denilen ve kişinin şimdi ve geleceğine yönelik bilgi sunan seanslar, bazı televizyonlarda günlük programlar ile karşımıza gelmeye başladı. Gazetelerde de günlük fal köşeleri mevcut. Artık o hale geldi ki insanlar buna her gün inanıp etkilenir oldu. Şimdi biz burada şunu görüyoruz; İbni Âbidin Hazretleri’nin gaybı bilme hükmünün tamamen içerisinde bu burç yahut fal veya astroloji yorumlarında bulunanlar. Kaldı ki astroloji bizim için ayrı bir ilim ama bunu saptırarak günümüzde bu şekilde farklı bir alanda kullanılmaya başlanması düşündürücü!.

Yıldız veya burç, arkadaşlar bu 12 tane. Dünyada ise 8 milyara yakın insan var. 12 kategori içinde midir 8 milyar insanın kaderi? Sabahtan akşama kadar bunlara inananlar onun etkisinde kalıyor ve ona inandığı her saniye dinini yok ettiğinin, imanî hassasiyetlerinin zedelenip yok olduğunun farkına bile varamıyor. İmanını yok ettiğinin farkında değil galiba! O kişinin, o her türlü yorumlarıyla saçmalayan kadın-erkek kimlerse. bunlara bir tarafından da medyum deniyor. Bunların tesiri altında kalırken onun gaybı bildiğine inanmış oluyor. İnandığı için de kendinde İslâm dininden hiçbir şey kalmıyor. Onun için İbni Âbidin’in verdiği bu hüküm, bugün ülkemizdeki insanların neredeyse yüzde 45’e yakınını etkiler. Öyleyse asla ve asla ne astroloji ne yıldız ne burç ne de medyumlar. bir saniye sonrasını bilmeleri mümkün olmadığı gibi bunlara biz dolaylı bir şekilde inanmaya kalktığımızda, bildiklerini kabul etmiş olduğumuzdan dolayı -Allah muhafaza- iman diye bir şey kalmaz bizde.

Yine bir kişi: “Falan kişi benim bedduama uğradı ve öldü. Veya başına şu kaza ya da bu bela benim bedduamın karşılığı ve Hak Teâlâ işte benim bedduamı kabul etti. Ondan dolayı bunlar başına geldi.” derse, bu apayrı bir sapıklıktır. Çünkü o kişinin başına gelen musibetin, belanın Cenâb-ı Hak tarafından niçin verildiğini, nereden geldiğini nasıl bilebiliriz ki? Biz mazlum isek ve beddua ettiğimiz kimse de zalim ise, bizim bedduamızı Rabbimiz kabul etmiş olabilir ama onun başına gelenin bizim bedduamızdan dolayı olduğu nereden belli? Bizim bedduamızın bedelini ona ne şekilde ödetecek? Biz bunları bilemeyiz ki! Bundan dolayı herhangi bir kişinin başına bir musibet gelince, “ben şunu yaptım da işte o da bunu gördü. Şimdi ben de oturup ona sevineyim” dersek bu gaybı bildiğimiz anlamına gelir ve bizim imanımızı biçer atar.

Bir güncel konuya da gelelim. Hani yukarıda geçmişti. Kâfir bile olsa mazlumun bedduasından sakının diye. Ülkemize turistler geliyor. Bazıları bunları kaçırıyor, tecavüz ediyor, sonra da zulüm ve işkence yaparak öldürüyor. Arkadaşlar bunun bir devlet tarafı var, bir de dinî tarafı var. Devlet tarafına baktığımızda dünyaya ülkemizin, milletimizin ve hassaten Müslümanların güvenilmez olduğuna dönük bir algı oluşmasına sebep olan bu haysiyetsizleri hiç birimizin affetmesi mümkün değildir. “Müslümanlar işte budur” damgasına o bir kişi sebep oluyor. Her türlü ticaret ve taşıma ücretlerinde o turistleri taşıyanlar, hakkından fazla ücret alıyorsa bunlar da aynı şekilde haysiyetsizlerdir.

Küffar dediğimiz insanlar, ama hepsinin bedduasından şu sonuç çıkıyor; peki biz bu zulmü yaptık, öğrendik pişman olduk. Küffar ile nasıl helalleşeceğiz? Bunun çözümü yok. Ondan biz ahirette herhangi bir sevap alamayacağız. Çünkü kâfir olduğu için onun sevabı diye bir şey yok. Ne bizim sevabımız ona verilir ne de ondan biz alabiliriz. Bunları nasıl halledeceğiz?

Gelelim hayvanlara. Hayvanları dövme, işkence yapma, aç bırakma ve öldürme. Yukarıdaki mazlum grubuna girenlerden biri de hayvanlardır. Hayvanın bir sevaba ihtiyacı var mı? Yok. Aklı olmadığı için sorumlu değil. Bizden ona bir şey veremediğimiz gibi hayvandan da alabileceğimiz bir şey yok. Bununla nasıl ilerleyeceğiz? Demek ki bir Müslümanın en çok kaçınacağı iki alan; mazlum durumuna düşen küffar ile mazlum durumuna düşen hayvanın hakkıdır. Bu iki grup ile helalleşmekle kendini kurtarma imkanı neredeyse sıfır denecek kadar az. Ve açıkça anlıyoruz ki, bazı kelimelere dilimizi alıştırmamız gerekiyor? Nedir bu kelimeler? Bazıları öyle alışmıştır ki, bunu anne babadan, aileden duya duya almıştır. İşte kulak dolgunluğu olarak dili zamanla aynı kelimeleri terennüm etmeye başlar. Özellikle çocuklar anne babayı her haliyle taklit eder. Nedir o alışkanlıklar; beddua etmek, her ağzını açtığında lanet etmek. Bakın bu batı kaynaklı dizi filmlerde takip edin, sık sık “lanet olası” “kahretsin” gibi ifadeler kullanılmaktadır. Arkadaşlar, bir Müslüman, iblis hariç hiçbir kimseye melûn diyemez. Bizim dilimizde o kadar çok yaygın ki, beddua ve laneti konu başlığı yapmamın amacı da bu bizim içinde olduğumuz ve farkında olmadığımız beddua ve lanet okuma alışkanlığına dikkat çekmektir. Zira o bir kelime ile nice sevaplarımızı kaybettiğimizi dahi farkedemiyoruz.. İblis hariç hiçbir kimse mel'ûn değildir. Çünkü Cenab-ı Hak mel’ûn dediği için ona biz de mel’ûn diyebiliyoruz. Onun dışında Cenab-ı Hak başka bir yaratılmışa mel’ûn demediği için biz de mel’ûn diyemeyiz. Dilimizde varsa bu tarz bir alışkanlık bundan kurtulmamız gerekiyor. Bu lafızlar televizyon ve sosyal medya ağlarıyla yaygınlaşıyor. Özellikle batı kaynaklı dizilerden. Bunlar kesinlikle dilimizde olmayacak. Çocuklarımız oralardan duyup söylemeye başlayabilir. Onları güzelce ikna edip o kelimeyi bir daha söylememelerine gayret edeceğiz. “Lanet kişi” ifadesi toplumumuzda var. Veya bir hayvana lânet olası diyor. Arkadaşlar bunlar o kadar tehlikeli ki! Hazreti Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) herhangi bir şeye ve hassaten hayvanlara lanet etmeyi yasaklamıştır. Sahabeden biri yanında bir deveye lanet etti. Hemen Resulullah Efendimiz buyurdu ki, devenin üzerinde neyi varsa alın deveyi de serbest bırakın. Yani araziye serbest bırakın. Niçin? Çünkü o lanet kelimesini o deveye kullandı. Artık o deveye binilmez buyurdu. Şimdi bugüne gelirsek, elimizde bizim yürüyen develerimiz nelerdir? Günümüzde arabalar veya benzerleridir. Bize hizmet eden araçlar ama araba daha çok olduğu için oradan örnek verelim. Bir kişi dil alışkanlığı ile arabasına lanet olası dese, bu dizilerden, toplumdan, şuradan buradan duyduğu dil alışkanlığı yani ağzından çıkanın bile farkında olmayarak dese, Hazreti Peygamberimizin uygulamasına göre bir daha arabaya binmemesi gerekir. Ama şimdi arkadaşlar, o arabaya edilen lanet, neden o kadar ağır bir şekilde bizim için olumsuzlukla neticeleniyor. Çünkü o anda bizim kelimemizi, Cenab ı Hakkın kabul buyurduğunu düşünelim. İcabet saatine geldi, arabaya intikal ettirdi. Artık o arabanın her aksamı her şeyi bize lanetli olduğu için, kendi elimizle yaptığımız için ondan bize yaptığı hiçbir hizmet hayır getirmiyor. Hayra intikal etmiyor o bir kelime bütün hayrın önünü kesiyor. Ama hiç farkında olmadan bunu dediğimiz zaman ve binmeye devam ettiğimiz zaman bedeli ne olur? O araba hiç musibetten kurtulmaz. Görüyor musunuz? Beddua ve lanet tâ nerelere gitti? İşte âyet ve hadislerden günümüze ışık tutacak, bizleri müstakim kılacak konuları, ehlinden ve yerinde, zamanında dinleyememiş isek, biz bunların bedelini o kadar ağır ediyoruz veya daha ödeyeceğiz demektir. Bakın şöyle geriye dönüp baktığımız zaman nice bu kelimelerle bizim birçok şeylerden hâlâ yararlanmaya devam edip, onların üzerinden hiç musibetin eksik olmamasının sebebinin yine biz olduğumuzu görüyoruz. Yine Hazreti Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) buyuruyor ki:. Kendi aleyhinize, yani kendi nefsimize, çocuklarınızın aleyhine, çocuklarınızın nefsine, mallarınızın aleyhine dünyalık olarak bize Rabbimiz ne verdiyse sakın beddua ve lanet etmeyin. Bir hanımefendiye bakarsınız, yıllarca çocuğu olmamıştır. Dökmediği para gitmediği hekim kalmamıştır. Çocuğu olur, biraz hırçın ve yaramaz oldu mu, ağzından hep o çocuğa lanet dökülür, beddua dökülür ve onu sıradan bir cümle zanneder. Düşünün, şimdi yukarıdan beri anlattığımız o çocuğun o kelimelerden sonraki yaşamını. O çocuğu yıllarca arayıp nice emekle elde ettiği halde kendi eliyle hem ailesine hem de çocuğa nelere sebep olduğunu. Ve onun bereketsizlik ve musibetler yaşaması, kendi ağzından çıkan bir cümleden kaynaklanıyor belki de. Onun için Resulullah Efendimiz kendi aleyhinize, çocuklarınızın aleyhine, mallarınızın aleyhine sakın beddua ve lanet etmeyiniz buyurmaktadır. Çünkü beddua ve lanet de olsa Allah’tan bir istekte bulunuyorsun demektir. Bu isteğin, duaların kabul edileceği bir vakte rastlarsa Hak Teâlâ verebilir de. O ağzımızdan çıktığında bedduamız ve lanetimiz de kabul olmuş olur.

Toparladığımızda arkadaşlar, bilerek yapılan aileyi ve dünyalıkları kapsayan beddualar ve lanetler, zalim kişi hariç belli bir şahsa yapıldığında kendi ailesine dönen beddualar ve lanetler olarak üzerimize yağar. Yani bir zalim o bedduayı veya laneti hak etmiş ise bir onun şahsına yapabiliyoruz ama dilimizi alıştırıp her önüne gelene yapmaya başladığımızda sorun çıkıyor ortaya. Karşıdaki şahıs buna layık değil ise öyle bir zalim öyle bir beddua ve laneti hak etmiş birisi değil ise ne olacak? O bizim ailemize döner diye endişe edeceğiz. Bizim şahsımıza ve nefsimize döner ve onun ağzımızdan çıkan bütün bedellerini biz yaşarız. Nefsimiz yaşar, ailemiz yaşar, malımız, mülkümüz yaşar ki bundan sonra inşallah bu kelimeleri, dilimizi alıştırmayacağız. Alışkanlık var ise unutturmalıyız. Hedef haline getirmemiz gerekiyor bunu.

Arkadaşlar bu kelimeyi sık sık duyarız. Hemen şurada kısa bir açıklama yapalım. Resûl-i Ekrem diyoruz. Resül, Rabbimizden bize haber getiren, emir getiren. Niye Ekrem diyoruz peki? Peygamberimiz o kadar cömert ki. Gelmiş geçmiş insanların hiçbirisi cömertlikte onun gölgesine bile ulaşamamış. Ekrem dememiz onun cömertliğini ne yapmak, teyit etmek için. Bundan sonra bu kelimeyi duyduğumuzda Resul-i Ekrem yani cömert olan Peygamberim demek olduğunu bileceğiz.. Sallallahu aleyhi ve sellem buyururlar ki; bir mü'mine lânet etmek, onu öldürmek demektir. Yani alıp silahı öldürmekle lanet etmenin arasında bir fark yoktur buyuruyor. Kendisinden bazı kişi ve kabilelere lanet etmesi istenmiş, o ise bunu reddetmiştir. Bedduanın yapılabileceği kişi bir zalimdir ancak. Arkadaşlar, ama biz de hemen “o bana şunu yaptı, zalim oldu. O zaman ben buna beddua edeceğim.” diyerek bedduayı basitleştirmeyelim. Şimdi birde onu dinlemek lâzım. Belki de zulmetmemiştir. Bundan dolayı her bize ufak bir zararı olanı veya az bir acı vereni zalimlikle de niteleyemeyiz. Bu lanet ve bedduayı şu son hadis-i şerifimizle tamamlayarak devam edelim. Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) buyururlar ki: Bir kişi ağır hasta olduğu zaman yani hem görünürde bilinen bilim, tıp ve hekimlik bilgisine göre bir çaresi gözükmüyor hem de kişi acıdan sancıdan ızdıraptan duramıyor veya daha ötesi kişi o kadar mağdur ki başkalarının bakmasına muhtaç, bakacak kimsesi yok ya da bakanlar artık gına gelmiş ölse diye gözüne bakıyorlar, ölse diye kulağına duyacak şekilde ifade ediyorlar. Yani böyle konumdaki birisi, bu bahsettiğimiz zorunlu durumları yaşayan birisi, hastalık, ihtiyarlık, kimsesizlik ya da düştüğü yerdeki uğradığı işkence, zulüm hepsi. Bu tarz bir çaresizlik içine girmiş ise. “Allahım, yaşamak benim için hayırlı ise beni yaşat, ölmem benim için hayırlı ise beni öldür” buyuruyorlar. Doğrudan “beni öldür” diye dua edemiyoruz. İki taraflı; Yâ Rabbi bütün bu çektiklerime rağmen yaşamam hayırlı ise tamam, ben bu çektiğime yine razıyım. O hayrın için bilemediğim farkında olmadığım hayrın için beni yaşat ama gerçekten hayır işleyecek bir halim kalmamış ise ne olur beni katına al. Allah korusun arkadaşlar, ölümü istemek o kadar zor ki. Kolay kolay hiçbir kimse ölümü istemez, ölümü sevmez. Bazı zaman gelir, kimi insanların ağzından duyarsınız; işte şöyle olası dünya, böyle olası felek, şöyle olası kader, beni bu günler için mi yarattın, keşke ben bu dünyaya gelmez olaydım, ölseydim, şöyle olsaydım. Bu bedduaların hepsi kendine yağmur gibi döner de farkında olmaz. Bunların hepsi, bir anlamda kendi kendisine bedduasıdır. Peki bu kadar kendine beddua edecek kadar birşeylerden daralmış sıkılmış, “hadi öldür kendini”, yok, öldüremez. Niçin? Hiçbir kimse severek ölüme gitmez. Onun için herkes yaşamayı sever, herkes. Öyle ben dünyaya niye geldim? Kahpe felek ve benzeri sözler, haşa bunlar bize ait değil. Bu cümlelerin hepsi imanı biçer, böyle tırpanlar, iman diye bir şey koymaz. Felek dediği kim Cenab-ı Hak. Felek diye bir şey var. Felek dedi, Cenab-ı Hak. Kader dedi, O’nun hükmü. Hepsine direniyor, baş kaldırıyor o cümlelerle. Bir şeyler söylediğini zannediyor. Ne imanını koyuyor ne de o cümlelerin kendi üzerine neler yağdıracağını biliyor..

Hazreti Peygamberimiz (sallallahu aleyhi vesellem) acaba nelere lanet etmiş? Düşünün ki Resûl-i Ekrem diyoruz. Hazreti Peygamber’in ağzından kendi nefsine haşa uyarak bir beddua çıkmaz. Onun ağzından çıkan her kelimeyi önce Hazreti Cibril-i Emin ona gelip söyler. Hadis-i şerifte ifade edilen o fasih lisanı, kısa ama öz binlerce yıla hitap edecek. Milyarlarca insana hitap edecek, her dönemde ayrı ayrı anlamların çıkacağı o cümle, o belli cümleler hep mucizevi cümleler, Peygamber Efendimiz nasıl onu biraraya getirecek. Ha burada bir öğretici var. Bütün hadis-i şerifler; ister kızgınlık anında olsun ister neşeli ve sürûr halinde olsun, ister öfkeyle olsun, hiçbir hadis-i şerifin hiçbir kelimesi Resulullah’a ait değildir. Niçin? Hazreti Peygamberimiz ve Kur'an-ı Kerim ayetlerinin indirilmesi için Cibril-i Emin yaklaşık olarak 14000 kez iniyor. Ama Cibril-i Emin'in Peygamberimiz ile görüştüğünün sayısı 72000 küsur. 14000 üzerindeki 72 bine varıncaya kadarki süre hatta acaba Cibril-i Emin niye indi. İşte bu hadis-i şerifler için. Bugün hadis-i şeriflere diklenenler hadis-i şeriflere baş kaldıranlar, kendilerini ufacık aklıyla bir şey bildiğini zannedenler, Peygamberimizi küçümseyip hakaret edip hadis-i şerifleri böyle bizim nazarımızda değersizleştirmeye çalışan kişiler, Peygamberimiz’den daha mı iyi biliyorlar? Bakın, Kur’an-ı Kerim’de “o ne verdiyse alın” buyuruluyor. Hiçbir ayrım gözetmeksizin yani Resulullah Efendimiz sözüyle, fiiliyle, takriri ile ne verdiyse alın. Bu âyet-i celile niçin, bunu Cenab-ı Hak niye teyit ediyor? Çünkü ne verdiyse, o ilahi kattan indi. Bundan dolayı Peygamber Efendimiz’in lanet etmesi, kendi nefsinin tereddüdü ile değildir. Peygamberimiz Rabbimizin müsadesi olmadan bir şeye lanet etmez. O lanet ettiyse o şeyden de hiçbir kimse hayır bereket duyamaz. Bu açıklamadan sonra Peygamber Efendimiz’in otuza yakın alana lanet ettiğini tespit ettik. Bu alanları biz belki sayısız kez işlemişizdir. En azından bugünden itibaren işlememek ve bugünden itibaren bari bu lanetli alanlardan, bereketsiz alanlardan, Cenab-ı Hakk'ın nazar etmediği gazaplandığı alanlardan uzak kalabilmemiz için bu otuz konuyu tane tane sayalım. Ki kulağımızda kalmayabilir, elhamdülillah kaydediliyor. Bu kayıtlar neticesinde de bunlardan hep uzak durmaya çalışalım. Oradan zaman geldikçe tekraren teyit ederek dinleyelim ki, bizde hayatımıza entegre edelim.

Şiddetle kaçınmamız gereken en hassas davranışlar ve bu davranışları işleyen, lanetlenmiş ve lanetlenecek yani bugünden sonra işlemeye devam ederse lanetlenecek kişiler kimlerdir:

1. Dövme yaptıranlar

Hani sokaklara bakıyoruz kadın-erkek farketmez, her tarafları dövme. Neredeyse ülkemizin üçte birine ulaştı bu dövmeliler. Eskiden bir Urfalılar yapardı. Şimdi Türkiye'nin hepsi yapar hale geldi.

2. Başka bir insana ait saçı kendi başına ektirenler

Altını çiziyorum, başka bir insana ait saçı kendi başına ektirenler kadın-erkek hepsi. Bazı hususlarda istisnaî durumları da söyleyeceğim elbette.

3. Faiz alıp verenler, buna şahitlik edenler ve yazanlar

Kredi alanlar ve verenler ile buna şahitlik yapanlar ve yazanlar

Şimdi faiz demeyelim. Günümüzde bu isim unutuldu. Buna kredi diyelim. Buna kredi alanlar ve verenler ile buna şahitlik yapanlar ve yazanlar diyelim. Çünkü öyle adı masumlaştırıldı ki faiz unutuldu, artık kredi gayet namuslu. Arkadaşlar bütün krediler, faizler, faizsiz kredi var mıdır ki? İşte bunların hepsine Peygamberimiz lanet etmiş oluyor.

4. Üç talak boşanma sonrası anlaşmalı ve formalite gereği geçici bir şekilde evlenenler ve boşananlar

Şimdi eşini bir sürü talâk lafzıyla boşamış. Hani buna halkımız arasında hulle derler. Işte birisiyle göstermelik evlendirmiş oluyorlar. Evlenen koca da tekrar boşuyor, geri ilk kocanın alma hakkı doğmuş oluyor. Ne oluyor, işte üç talaktan sonra geri ben hanımı aldım.

5. Şarap içenler içirenler, onu imal edenler imal ettirenler, satanlar, satın alanlar, ondan gelen kazancı kullananlar, onu taşıyanlar ve kendisi için taşınanlar

Şarap yani şarap derken aklı izâle edip sarhoşluk veren tüm içecekleri de içine alıyor. Alkol içeren bütün içecekler. Bunların satıldığı marketlerden veya benzeri yerlerden alışveriş yapıyorum diyerek oradan alışveriş yapanlar bu grupta olma riskini taşımaktansa buralardan uzak durmalıdırlar. Çünkü oralara gidiş, bir anlamda onlara ekonomik destek olma manasını ifade edebilir. Peki onlara destek verenler ne olacak?

6. Babasına kötü söz söyleyenler

7. Canlı bir hayvanı ya da insanı nişan alıp atış yapan veya atış yapıyormuş gibi korkutanlar

8. Kadınlara benzemeye çalışan erkekler ile giysi, saç baş, vücut velhasılı her şeyi ile erkeklere benzemeye çalışan kadınlar

Ben bunu güncel kelime ile söyleyeyim. Yeni neslin anlaması açısından trans erkekler ve trans kadınlar.

9. Allah Celle Celâluhu’dan başkasına kurban kesenler

10. Dinde bid’atlar icat edenler

Dinimizin iki alanına bid’at karıştırılmaz. Karıştıran kim olursa olsun ona uyulmaz. Akaide hiçbir yeni icat karıştırmayınız. İbadetlere hiçbir yeni icat karıştırmayınız. İbâdetler ve akaid. Bunlar kendi başına âdeta bir anayasadır. Ama diğer alanlarda yeni icatlara, yeni yorum ve açılımlara açığız. Bu karışmayacak bid’at neresidir akaittir. Yani itikattır, inanç sahasıdır. Bir de ibadet alanı. Bu ayrım olmayınca zaman zaman her alan bu bid’at işlemeye giriyormuş gibi zannedilir.

11. Bir insan veya hayvan heykeli yapanlar

Çocuklar oynasın diye naylondan veya bezlerden hayvan şekillerinin yapmılması buna girmez. Buradaki heykel dediğimiz tunç, bakır, krom, alçı türü şeylerden yapılanlardır.

12. Kendi cinsi ile ilişkiye girenler (eşcinsellik/homoseksüellik)

Bilhassa günümüzde alenen propagandası yapılan bu mel’ûn işin çocuklarımıza ve gençlerimize sirayet etmemesi için azami tetikte bulunmalı, uyanık olmalıyız. Benim oğlum, benim kızım böyle birşey yapmaz demek yerine, onları bir taraftan güzele ve hayra teşvik etmeli, salih-saliha mü’minler ile tanışıp dostluk kurmalarına vesile olmalı, sevgi ve merhamet ile kendilerine davranarak dualarımızı onlardan eksik etmemeliyiz. Zira şeytan her daim bizi de aile fertlerimizi de kandırmak ve hak yoldan saptırmak için bin bir türlü hile ile karşımıza çıkabilir. Allah muhafaza etsin cümlemizi.

13. Herhangi bir hayvan ile cinsel ilişkide bulunanlar

Bakın bu o kadar acı bir şey ki arkadaşlar, o hayvan eti yenilmez artık, hayvan itlaf edilir, kesilir. Tamamen birleşme halinde eti köpeğe atılır.

14. Hayvanların yüzlerini dağlayanlar

Güya hayvana kendisine ait olduğunu gösteren bir işaret yapmış oluyor kendince. Ama lanete sebep oluyor bu davranışı. Çünkü yakarak dağladığı için hayvana bu zulmü yapmaya hakkı yok.

15. Kabirlere secde edenler

Şimdilik ülkemizde bu yok ama ona yaklaştıran adımlar var. Nedir onlar? Oralarda mum ve tütsü yakmak böyledir mesela. Niye yapıyoruz bunu? Bez bağlayanlar, dilek yazanlar da böyledir. Kabirlerdekilere bunları yapınca ne olacak arkadaşlar? Hâşâ, kabirdeki bize bir şey mi yapacak? Para atanlar vesaire. Bu tarz kabir ziyaretlerine yakışmayan, bilakis edepsizlik ve hürmetsizlik olarak değerlendirilebilecek tavır ve davranışlardan aman ha şiddetle kaçınmak gerektiğini unutmayalım.

16. Müslümanlara zarar verenler ve Müslümanları aldatanlar

17. Bir kadını eşine karşı kışkırtanlar ve isyan ettirenler

Bunu en çok da kadınların anaları yapar. Ve çoğunlukl dedikleri şudur; “sakın ha kendini ezdirme!” Halbuki eşlerin her ikisi de birbirlerine Allah’ın birer emanetidir. Hanımına iyilikle muamele eden erkek nasıl ki en hayırlı kimse ise, kocasına hayır ve itaat üzere bulunan hanım da aynı şekilde en hayırlı kimsedir. Bu sebeple biri salih, diğeri saliha olrak adlandırılır. Sevgi, hürmet, merhamet ve anlayışla muamele etmenin, ailenin devamını sağlayan en önemli prensipler olduğu hatırdan çıkarılmamalıdır.

18. Eşi ile ters ilişkide bulunanlar

19. Eşine küsüp ayrı yatan kadınlar

20. Soyunu babasından başkasına nisbet edenler

21. Müslüman kardeşine silah doğrultanlar, kılıçla bıçakla, demirle ve yaralayıcı, kesici ve delici aletlerle saldıranlar

22. Sahabe efendilerimize hakaret edenler, alaycı ve küçültücü ifadeler kullananlar ile küfredenler

Muhacir ve Ensar’dan oluşan sahabe topluluğundan Allah razı olmuştur. Nitekim “radiyallahu anhum ve radû anh” (Mâide, 5/119) yani “Allah onlardan razı olmuştur, onlar da O'ndan razı olmuşlardır.” buyurmaktadır Allah Teâlâ. Şimdi böyle zatları. Rabbimiz onlardan razı ise, kime ne oluyor ki, Allah’a rağmen “ben onlardan razı değilim” diyebiliyor. Allah muhafaza etsin dilimizi de gönlümüzü de böylesi bir zillete düşmekten.

23. Yeryüzünde fesat ve bozgunculuk çıkaranlar

24. Akrabası ile ilişkisini kesenler

25. Allah Rasûlü’nü incitip, ona eziyet edenler

Ahzab suresinin 57. ayet-i kerimesinde Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “İnnellezine yu'zunallahe ve resulehu leanehumullahu fid dünya vel ahıreti ve eadde lehum azaben muhînâ.” Meâlen; “Şüphesiz Allah ve Resulünü incitenlere, Allah dünya ve ahirette lanet etmiş ve onlara aşağılayıcı bir azap hazırlamıştır.” 1500 yıl sonra biz nasıl eziyet ederiz Hazreti Peygamber’e? Peygamber Efendimiz hayatta olsa idi, ona hangi hareketi yaptığımızda onu incitir isek, şu anda hayatta olmamış bile olsa biz onu hayatta imiş gibi düşünerek Peygamber Efendimize hürmet ve ta’zimi asla ihmal edemeyiz. Peki ne yapacağız? Edebimizi koruyacağız ve ruhaniyeti karşısında da huzurundaymış gibi tavrımızı alacağız. Ondan bizlere intikal eden sünnet ve hadis-i şerifleri karşısında edebe aykırı söz söylemekten ya da sünnetini küçük görmekten şiddetle kaçınacağız. Aksi taktirde ona eziyet etmiş, onu incitmiş oluruz ki, bu da ayet-i kerimede ifade buyurulduğu üzere lanete sebeptir. Allah muhafaza etsin cümlemizi.

26. Allah Celle Celaluhu’nun hükümlerini gizleyenler

27. Masum ve iffetli kadınlara zina iftirası atanlar

28. Kâfirlerin müslümanlardan daha iyi, daha dürüst olduğunu söyleyenler

29. Rüşvet alıp verenler ile buna aracılık edenler

30. Büyük günahları aleni işleyenler lanetlenir.

Gizli işlerse rabbimiz belki affeder belkide belli bir cezadan sonra kurtarır. Ama aleni işlerse ne oluyor o günahın yaygınlaşmasına sebep olup ve cenabı hakkın yasak ettiği emrine diklendiği için lanete uğruyor. mesela hırsızlar, stokcular, karaborsacılar bunlar buna dahildir.

Sübhaneke la ilmelena illa ma allemtena inneke entel alimul hakîm."

Sübhansın Yarab; Senin bize bildirdiğinden başka ne bilebiliriz ki, her şeyi hakkıyla bilen, her şeyi hikmetle yapan sensin.

Amenna ve Ve Saddakna Velhamdülillahi Rabbil Alemin Amin El-Fatiha.

Mehmet TÜRKOĞLU

(2022 Elazığ Aziz Mahmud Hüdayi Derneği Cumartesi Sohbetleri.)

78 görüntüleme1 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör